`An’da kalmak metaforu bir safsatadan ibarettir;
daha nazik bir ifade ile: bir *oksimorondur.`
Anlatayım;
- Temel önermem:
Ân’da kalmak ve bildiğini bilen insan olmak birbiri ile çelişir.
- Neden mi?!
Hayvandan (Arapça canlı demek) insana (Arapça unutan demek) doğru evrilen süreçte,
Bildiğini bilmeye başlayan insan,
bilmediğini bilmediği dönemden mutlak farkla ayrışır.
Ayrıştıran ise (Linguistik anlamda) dil’dir.
İnsan’ın dili kullanması, ‘bildiğini bilmesi’ ile eşzamanlı başlamıştır.
Yasaklı meyveyi yer; yani bilmek ister…
Zamanın olmadığı bir yerden zamanın olduğu yere sürgün edilir.
Bilmeyi bilerek, trajik bir bilgiyi de elde eder insan:
ölümlü olduğunun bilgisini…
‘Dil, zaman ve bildiğini bilmek’ bu noktada kesişir.
Bu üçlü girdinin, en önemli çıktısı ‘ölümün bilgisidir’.
Trajik bir bilgi olarak bir gün öleceğini bilir.
Bu acıklı sonun sert gerçekliği ise kolay kabul edilebilir bir ‘son’ gibi görünmemektedir.
Anlam burada devreye girer.
Başına geleceğini bildiği trajedi ile mücadele etmesini sağlayacak olan anlamdır.
Ölümlü hayatını anlamlandırmak ve
bu bitimli yaşamı sonsuzluğa tebdil etmek anlamı mecbur kılar…
İster anlam arayan ister bulan ister anlam üzre duran olsun fark etmez; bildiğini bilen insan unuttuğu yerdeki ilk haline dönmek -sonsuzluğa kavuşmak- zorunda hisseder kendini.
Anlamlı bir hayat yaşamak anlamlı bir devamlılığın hazırlığı gibi gözükür insana…
Cenin halinde anne karnından çıkan insan,
kendini cenin halinde toprağa gömerek diğer doğuma hazırlar.
Ölmek bir son değil, başka bir başlangıç olmalıdır.
Ölümün doğasını da Anlam’ın metaforları ile tezyin etmeye(süslemeye) mecbur kalır.
Anlam doğaya içkin bir kavram değildir.
Doğanın kendisinde anlam yoktur.
Anlam insan’a içkindir.
Hayvan için anlam ve anlam arayışı yoktur.
Anlam yaratmak — anlam’a sahip olmak için
‘zamanın bilgisine’ -başlangıça ve sona- ihtiyaç vardır.
‘Peki ya sonrası…?!’ sorusuna cevap bulamayan homo sapiens sapiens, doğaya anlam izafe emiştir. Bu ürettiği, kendi kulağına rasyonel gelen safsatalarından biridir.
Öleceğini bilen, bildiğini bilen insanın
yine kendisi için ürettiği sun’i metafor paketlerinden biridir.
‘Anlam’ insanın icat ettiği ağrı-kesici veya halüsinojendir.
Zaman’ın dolayısı ile ölüm’ün bilgisine sahip insan,
trajik varoluşunu `anlam` ile yatıştırır/teskin eder.
Zaman, lineer bir düzlemdir.
Geriye doğru, vardır(?!), ama ileriye doğru akar(!).
İnsan için sabit noktalardan oluşan lineer düzlemdeki Zaman’ın
her bir ân’ı diğeri ile aynı veya eşit değildir.
İnsan geçmiş ile gelecek arasına sıkışmış olarak
bu düzlemde ilerler…
Söylemiştim; bildiğini bilmek, dile sahip olmaktır.
Dil’e sahip olan ise ölümün bilgisine de sahiptir.
Ölümün bilgisi hayatı anlamlandırmayı gerekli kılar;
belki hayatı durak olarak görerek,
belki bir imtihan alanı varsayarak,
Ya da anlam kavramına kayıtsız kalarak
veya her ne ise…
Amiyane ifade insanı ‘insan’ yaparak…
Homo sapiens sapiensin, sahip olduğu ölüm bilgisi en temel anlam verisidir.
Tahmin edileceği üzere; ’sonra’ ile yani ‘zaman’ ile illiyet bağına sahiptir;
ölümün bilgisi…
İster öte-dünya cenneti olsun
ister bu dünya cenneti olsun
Bir ütopyaya sahip olmak, ânda olamamaktır.
İster mutlu huzurlu olmak istesin,
ister kaygılardan arınmak istesin…
Herhangi bir `isteğe sahip olmak` ân’da olmamaktır.
Şunun için:
Zamana izafe/refere edilen hiçbir kavram -ân’da kalmak- ile açıklanamaz.
Bildiğini bilen insanın ilgisini ân çekmez…
Aslında o tek bir ân’ın
içine hapsolmaya razı da değildir;
yani kayıtsızlık halinde de değildir;
Çünkü kastettiği ‘ÂN’ bir arzu nesnesidir…
O arzuladığı yere, `arzuladığı ÂN’a` varmak ister.
Bulunduğu ân, aslında bulunmak istediği ÂN değildir.
Çünkü bu arzu nesnesinin hacmi,
onun şimdiki zamanını sürekli ileriye aktarmasını/taşımasını mecbur bırakacak yoğunluktadır.
Düşük bir ihtimal ama; keşişlerde — sufilerde olduğu gibi; yaşam yaşanmadan ileriki anın hayaliyle telef olma riski de göz ardı edilmemelidir.
Öncelikle bir ‘dil’e sahip olmak ân idealini yok eder.
Dil ile anlam kuran insan, ânın doğasına aykırı hareket eder.
Kaos’u kozmos’a çevirmeyi arzu eder…
her şeyi yerli yerine koymayı arzu eder…
Bu ne demek:
geçmişe tevbe etmeye ya da unutmaya/hatırlamaya
ya da ondan ders çıkarmaya
Geleceğe de ödüller yerleştirmeye, umutlar ekmeye çalışır.
An’da kalmak bildiğini bilen insan için oksimoron’dur.
İnsan ölüme yönelik varlıktır.
Öleceğini bilen,
bildiğini bilen bir varlıktır.
Oysa bilmeyi arzu etmiş bir hayvandı.(hayvan Arapça canlı anlamı ile kullanılmıştır.)
Bilen özne bildiğini zaman ve dil ile bilebilir.
Sınır dil ve zamandır.
Umut, vaat, mutluluk, plan…
ontolojik izdüşümlerin hepsi zaman ve dil ile ilgilidir.
Çok da uzatmadan şöyle özetleyebilirim:
Bildiğini bilen insan ilk olarak ân’ı feda etmiştir.
İlk öldürdüğü yaşanılan an olmuştur.
Hayvan’dan İnsan’a evrilen, ân’dan zamana/tarihe evrilmiştir…
Yani olan’dan oluş’a evrilmiştir…
Zamana bağımlı insan özgür değildir.
Anlam veya anlam arayışı paçasını bırakmaz.
Her kavramın, davranışın vs. altından belirir.
İçinde olduğu kültür ve kullandığı dil, bildiğini bilen insanı, yapay bir oluşun içerisinde olmaya zorlar.
Anlaşılacağı üzere:
Anlama sahip olmak bir çeşit esirliktir.
An özgürlüğünden vazgeçiştir.
Zamanı tutmaya/saymaya başlayan insan, ân’ı unutmuş anlama kavuşmuştur.
Kabaca, doğumgününü bilen bir insanın ân’da olabileceğini düşünmek yanılgıdır.
Mutlu, huzurlu, ‘kabullenen’, farkında, bağışlayan vs…
kavramlara sahip olan insan ân’da kalabilir mi?
Yani: zaman düzleminde önce’ye ve sonra’ya sahip olan kavramlar ân’a hapsedilebilir mi?
Birbirine illiyet bağı ile bağlanan kavramlar an’da var olabilir mi?
Ân’ın, kelimesi… kavramı… dili… yoktur.
Ya yokluktur ya da vahdet-i vücûd…
Olması mümkün olmayan,
olanaksızlık halinin idealize edilmesi yolunda ‘sessiz bir çığlıktır’ (?! *oksimoron).
Hakikatin müphemliğinden rahatsız olan insanın,
Kendine ve diğerlerine vadettiği ‘net’ kayıtsızlık halidir.
New Age Spiritüalizm… altı kaygan felsefemsi safsatalardır…
Tıpkı Recep İvedik filmindeki yoga hocasının ‘patlama ân’ları’ ile süslenmiş ‘salt kayıtsızlık?!’ hali gibi sakildir…
*oksimoron: birbiriyle çelişen ya da tamamen zıt iki kavramın bir arada kullanılması ve bu şekilde oluşturulmuş ifade